RSS

Tezekkür ve tefakkuh boyutlarıyla Kur’ân-ı Kerim’i anlama yöntemine dair…

26 Eki

Kur’ân-ı Kerim’i anlama yöntemine dair…

Tezekkür ve tefakkuh boyutlarıyla

Kur’ân-ı Kerim’i anlama yöntemine dair…

Söze başlarken Kur’ân-ı Kerim’i anlamaktan neyi kastettiğimizi netleştirmemiz gerekiyor. Kur’ân-ı Kerim’i anlamanın yine Kur’ân temelli iki boyutu olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi tezekkür, ikincisitefakkuh. “Kur’ân’ı senin lisanınla kolay kıldık ki tezekkür etsinler.” (Duhân, 58) ayetinde ve benzerlerinde Kur’ân üzerinden tezekküre davet ediliriz.

Tezekkür öğüt almak demektir. Ölümden, kıyametten, insanın çaresizliğinden, Allah’ın mutlak hükümranlığından, cennet ve cehennemden bahseden ve yer yer dehşetli uyarılar yer yer özendirici müjdelerle karşımıza çıkan ayetler, keza eski ümmetlerin başına gelenleri ibretamiz bir dille ortaya koyan Kur’ân kıssaları… Bütün bunlar hatırlamamız, kendimize gelmemiz, silkinip toparlanmamız için derin ve etkin biçimde haykırıyor. İşte Kur’ân-ı Kerim’le bu boyutta temas kurabilmek, Kur’ân’ın bize tuttuğu aynada kusurlarımızı görüp düzeltme azminde olmaya tezekkür deniyor.

İlahî kelamın bu çarpıcı beyanları karşısında silkelenip toparlanma hali herkese yöneliktir, herkesin sorumluluğudur. Eğitim ve algı seviyesine bakılmaksızın bütün insanlar, Kur’ân’dan böylesi öğüt alıp irşad olma sorumluluğuyla karşı karşıyadırlar. Tezekkürün bir yöntemi olduğunu söylememiz zor. Her insan samimiyet ve gayreti nispetinde Kur’ân’la derinden temas kurabilir, kalp duyargalarının berraklığı ölçüsünde ilahi öğüdün tesirini içinde hissedebilir. Meselenin bu kısmı son derece fıtrîdir, akli olmaktan çok hissî/kalbîdir.

Yöntem meselesi işin biraz daha akla hitap eden, kelime ve kavramlarla alakalı boyutuna taalluk ediyor. Binaenaleyh burada meselenin tezekkürle alakalı tarafını değil, tefakkuhla alakalı tarafını konuşacağız.

Tefakkuh da tezekkür gibi Kur’ân esaslı bir kavramdır. Tevbe suresi 122. ayette “Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir grup “tefakkuh” etmek ve kavimleri(savaştandöndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdırUmulur ki sakınırlar.” buyurulur.

Ashab-ı kiram bir sefer ve savaş ilanı olduğunda adlarını sefere çıkacaklar arasına yazdırmak için seferber olurlardı. Ayeti kerime sahabeyi ve bütün müminleri uyarıyor. Mealen demiş oluyor ki, “hepiniz sefere/seriyyeye katılmaya kalkmayın. Müslümanların tek meselesi kâfirlerle savaşmak değildir. Hepiniz o alana kanalize olursanız diğer sorumluklarınız ihmale uğrar. Aranızdan bir grup da peygamberin yanında kalsın ve dinde tefakkuh etsin.”

Tefakkuh fıkh kökünden gelir. Kabaca anlamak, kavramak anlamındadır. Yalnız kelimenin, ekseriyaderin kavrayış gibi bir delaleti olduğuna dikkat çekilir. Ayrıca kelimenin kalıbı gereği dini, derinlikli biçimde anlamak, sistematik biçimde kavramak, metin veya nasslar üzerinden hayatı köşe bucak ihata edici biçimde anlamak gibi manalara sahiptir. Böyle inşa edilmiş bir sisteme zaten fıkıh diyoruz.Bu sistemin ağı öylesine örülüdür ki, ergen olan insanın ilk temasını sağlayacağı taharet ve gusülden başlayarak, son mesuliyeti olan vasiyyete ve ölünün arkasından varislerin mal paylaşımlarına kadar hayatı kuşatmıştır. Taharetle başlayıp vasiyyet ve mirasla biten fıkhın içinde ibadete, muamelata, ticarete, siyasete, diplomasiye, suç ve cezalara dair fasıllar ve kaideler mevcuttur. Mezheplerde bu sistem farklı ekoller olarak teşekkül etmiştir.

Tüm bunlar Kur’ân-ı Kerim üzerine yapılan tefakkuh neticesinde ortaya çıkmış olup asla sıradan ve harcı âlem bir iş değildir. Canlı bir misal olarak oruç üzerinden bunu görebiliriz. Kur’ân-ı Kerim’de Bakara suresi 183. ayetten 188. ayete kadar oruçla ilgili hükümler yer alır. Bir sayfayı biraz aşkın ayetler dizesinde özetle orucun farziyyeti, vakti olan Ramazan ayı, oruçtan muaf olabilecek özürlü insanların durumu, orucun günün hangi zaman diliminde başlayıp bittiği, oruçlu kişinin gece hanımıyla ilişkiye girmesinin oruca zarar verip vermeyeceği ve genel olarak itikaf yapanın bu ilişkiye girip giremeyeceği anlatılır.

Görüldüğü gibi Kur’ân-ı Kerim’in oruca dair beyanı bir küsur sayfadır. Burada bir tefakkuh gereği var mıdır yok mudur, bu bir sistem işi midir değil midir kısmına geçmeden şu soruyu soruyoruz: İlgili oruç ayetlerini gündelik hayatımıza birebir taşıdığımızda ihtiyaçlarımız tam olarak karşılanmış olur mu? Elbette hayır. Örneğin cimanın dışında hanımını öperek kendisinden su gelen bir insanın durumu bu ayetlerde geçmez. Keza oruçlunun kulağına su kaçması, göz damlası kullanması, unutarak yiyip içmesi gibi birçok gündelik soru ve sorun bu ayetlerde ne doğrudan ne dolaylı biçimde konu edilmez. İşte tefakkuh, ayetleri öncesi ve sonrasıyla anlayıp muhtemel problemlere uygulanabilecek bir anlam bütünlüğüne kavuşturmak suretiyle naslar üzerinden genel bir ahkâm örgüsü ortaya koymaktır. Fıkıh kitaplarında oruca dair onlarca hatta yüzlerce meselenin çözüme kavuşması bu yolla gerçekleşmiştir.

Demek ki, Kur’ân-ı Kerim’i anlamanın kaçınılmaz ikinci boyutu tefakkuhturTezekkür noktasında mevzu bahis olmayan dil felsefesi ve metod bilgisi tefakkuh boyutunda hayati önem taşır. Diğer ifadeyle, kalbi selim sahibi her insan, ayetleri sahih bir meal ve tercüme yoluyla tezekkür seviyesinde düşünüp anlamaktan, özellikle öğüt ve mev’ıza ayetlerinden öğütlenmekten mesuldürTefakkuh seviyesinde bir anlamadan söz ettiğimizde farklı bilgi kaynaklarına ve yetkin ilim sahiplerine ihtiyaç duyulur. Yine oruç örneğinden devam edecek olursak sözgelimi, Ebu Hureyre’nin (r.a) Allah Rasülü’nden (s.a.v) naklettiği bir hadis, ilgili ayetin anlamını tamamlayıcı niteliktedir: “Kim oruçlu iken unutarak yer içerse orucunu tamamlasın. Onu ancak Allah Teâlâ yedirip içirmiştir.”(Müttefekun aleyh) Bu durum aynı zamanda Kur’ân-ı Kerim’in Hazreti Peygamber’in öğreticiliğinde gönderilmiş olmasının bir gereğidir.

Bununla birlikte sünnetin de gündelik hayatımıza sunduğu çözümler sınırlılık arzettiğinden üçüncü bir bilgi kaynağına daha ihtiyaç duyarız ki, Allah Rasülü’nün vefatından sonra onun elinde yetişmiş, onun hayatına kare kare şahitlik etmiş ve yine onun rehberliğinde eşya ve manaya yorum getirmiş olan sahabe-i kiramın kollektif görüşünü yansıtan icmadır. Kur’ân ve Sünnette bulamadığımız bazı soruların cevabını icmada buluruz. Neticede onun da mahdut muhtevası bizi ictihad veya kıyas denilen farklı bir kaynağa götürür. Böylelikle üç kaynakta vuzuha kavuşmayan noktayı bir müctehid ictihada başvurarak çözümler. Henüz Allah Rasûlü hayattayken sahabenin uygulamasıyla başlayan ve bugüne dek fakihlerce sürdürülen bir ameliyedir bu. Bütün bunlar bize edille-i şeriyye veya edille-i erbaba denilen İslam’ın dört ana kaynağını verirKur’ân, sünnet, icma ve kıyas. Sözkonusu delillerin kaçınılmazlığını özet biçimde böylece takrir etmiş oluyoruz.

Edille-i şeriyyenin Kur’ân-ı Kerim’in delaletini tamamlayıp bütüncül bir bilgi sistemine duyulan ihtiyaç üzerine tesis edildiğini anladıktan sonra, ilgili kaynakları okuma biçiminde arız olabilecek kimi aksaklıklara geçebiliriz. Başta değindiğimiz gibi ifadeler doğrudan olduğu gibi dolaylı ve mecazlı da olabilir. Bağlama göre değişen anlam içeriklerine sahip sözler vardır. Keza cümle içindeki zamirlerin merciinde birkaç ihtimal bulunabilir. Günlük yaşantımızda sık yaşadığımız, dilin kendi içindeki bu anlatım problemleri Kur’ân-ı Kerim’i anlama noktasında bir delalet sistemini iktiza eder. “Cenab-ı Allah bu ifadeden tam olarak neyi kasdetti?” sorusu, bugün işlevi semantik ve hermeneutikte aranan, yerleşik delalet sistemimizde tafsilatlı bir cevaba kavuşur.

İslamî ilimler tarihi içinde doğup gelişen delalet sisteminde ifadeler gerek gramatik gerek edebî yönlerden tahlile tabi tutulur, farklı başlıklar altında kategorize edilirler. Böylesi bir sistemden habersiz Kur’ân-ı Kerim’i derinlemesine anlamak mümkün değildir. Bu zorluğu her insan meal okurken hissedip talî bir kaynağın izahına ihtiyaç duyar. Meşhur bir misal olması bakımından Bakara suresi 228. ayetteki orijinal haliyle (قُرُوَءٍ) kurû lafzını zikredebiliriz. Boşanmış kadınların beklemesi gereken iddete ilişkin şöyle buyruluyor ayette: وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ ثَلاَثَةَ قُرُوَءٍ “Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç kur’ müddeti beklerler.” Arap dilinde çok anlamlı (müşterek) bir lafız olarak kur’, “kadının aybaşı hali” manasına gelebileceği gibi “temizlik müddeti” anlamında da kullanılır. Acaba Allah Teâlâ’nın muradı hangisidir, noktasında yaşanan ithilafta Şafiîler temizlik müddetini, Hanefîler aybaşı halini esas almışlardır. Her iki mezhep kendi görüşüne, benimsedikleri delalet sistemi uyarınca varmıştır.

Bunun gibi daha birçok yerde delaletinde kapalılık bulunan ayet lafızlarının anlaşılması bir delalet sistemini zorunlu kılar. Buraya kadar yapılan izahtan bize hem edille-i şeriyye hem delalet sistem bilgisini kazandıracak bir ilme ihtiyacımız ortaya çıkıyor ki, uzağa gitmeye gerek yok, bu Kaf dağının ötesinde değil, geleneksel İslami ilimler yekûnumuz içerisinde usul-i fıkıh, fıkıh usulü ilmidir. Teklifî ve vaz’î hükümlerden nazm ve beyanın türlerine, ahkâm-ı şeriyyenin sebep ve illetlerinden sünnetin bize ittisali açısından kısımlarına, tearuz ve tercihten ehliyet bahsine; mezhepler ve menhecler doğrultusunda detaylanan usul-i fıkıh ilmi Kur’ân-ı Kerim’i anlamanın yegâne yöntemidir ve fıkıh gibi Kur’ân’a istinad eden bir hayat nizamını intaç eder. Usul-i fıkıhtan beslenmeyen konjonktürel ve hercai okuma biçimleri bizi bol bol slogan üretmeye, sloganlar üzerinden birbirimizi taşlamaya, işin kuru retoriğini yapmaya götürür. Kur’ânî hayatı bu yolla bulmamız ham hayalden öte bir değer taşımaz.

Kur’ânî hayat ancak usul-i fıkıh sistematiğinde işleyen aklın vucud verdiği fıkıhla mümkündürFıkhı ve onu temellendiren usul-i fıkhı rehber edinmeyen Kur’ân okumaları haricîler örneğinde olduğu gibi sık sık kendiyle çelişik iddialar serdederler. Tarihte haricîler Kur’ân-ı Kerim’in “hüküm yalnızca Allah’a aittir” (Yusuf suresi, 40) ifadesini sloganlaştırarak iki sahabenin hakem tayin etmesini küfür saymış, bu yolla birçok büyük sahabiyi tekfir etmişlerdir. Ümmetin bu akîde menşeli ilk çatırdaması siyasi hayata da ciddi biçimde tesir etmiş, haricîlerin yüzyıllar boyu savaşlarla patlak veren çekişmeye girmesine sebebiyet vermiştir. Bütüncül bir delalet ve anlama sisteminden yoksun bu yaklaşımın kendi içindeki tutarsızlığına bakın ki, İbn Abbas (radıyallahü anhüma) onlarla karşılaştığında “kendinizi Kur’ân’a istinad ederek ileri sürdüğünüz bu görüşe göre aslında Kur’ân’ın kendisiyle çelişmiş olması gerekmez mi?” diyerek kendilerini nakzeder. “Zira Kur’ân Nisa suresi 35. ayette فَابْعَثُواْ حَكَمًا مِّن ْأَهْلِه ِوَحَكَمًا مِّن ْأَهْلِهَا buyurarak araları açılan eşlerin kendi taraflarından uzlaştırıcı birer hakem seçilmesini tavsiye hatta emretmiştir.”

Köklü ve bütüncül bir sisteme dayanmayan anlayışlar böylesi birçok tutarsızlığa mahkumdurlar.

Talha Hakan Alp

http://www.darulhikme.org.tr/?sf=yazar&haberid=989&ktg=17

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Ekim 2011 in FIKIH, MAKALE

 

Etiketler: , , , , , ,

Evet görüşünüzü alabilir miyim?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: